Nişantaşı’ndaki ders aldığım atölyeye düzenli gittiğim son dönemde tanışmıştık Serhan abiyle. Metin hocanın asistanlığını yapıyordu, ben de yurtdışı için portfolyo hazırlıyordum. Hani bazen biriyle tanışırsın ve daha ilk dakikadan anlarsın ya o kişiyle çok iyi anlaşacağını. Benim Serhan abiyle öyle olmuştu, daha ilk dakikadan biliyordum. 

 

Arka bölümünde çalışıyordum atölyenin ve genelde orada tek başıma oluyordum çünkü atölyede yurtdışına hazırlananların sayısı azdı. O yüzden Metin hoca ya da Serhan abi beni kontrol etmeye geldiklerinde birebir iletişim daha fazla oluyordu. Zaman geçtikçe de tabii daha fazla sohbet etmeye başladık, daha da yakınlaştık Serhan abiyle. Derken bazı günler öğrenciler gittikten sonra Metin hoca-Serhan abi-ben, rakı-meze yapmaya başladık. Çok keyifli güzel sohbetli… Bazı günler bize Bilge de katılıyordu, Serhan abinin o zamanki kız arkadaşı, O da ressamdır. Konuşulabilecek herşeyi konuşabilmeye başlamıştık bir süre sonra. Ben bunu gerçi Metin hocayla zaten yapabiliyordum, Serhan abiyle de yapabilmeye başlamıştım. Bu yakınlık böyle artarak devam etti ve bir gün bir an geldi, bir de baktım ki benim bir abim olmuş… Yani böyle bir şey hiç yaşadın mı bilmiyorum ama ben daha önce hiç kimseyi abim yerine koymamıştım. Bir taraftan garip ama bir taraftan da müthiş bir his, yirmi küsür yaşında tanıştığın daha önce bir kez olsun görmediğin birinin sana bunu hissettirebilmesi… O da beni kardeşi gibi görmüş olacak ki karşılıklı bir iletişim olmuştu. Biz o kadar iyi anlaşır duruma gelmiştik ki bazen atölyeye gittiğimde Metin hoca “ne oldu Serhan’a mı geldin?” diye arada bir bana laf çarpıyordu. Soruyu bazen saf gibi ciddiye alıp “yok hocam çalışmaya geldim” diyordum gülüyordu, “hadi hadiii” falan yapıyordu bana… İşin tuhaf yanı, karakter olarak birçok özelliğimizin benzemesinin yanı sıra, atölyedeki öğrenciler ve atölyeyi ziyarete gelenler bazen bizi tip olarak da benzetiyorlardı. Zaman geçtikçe biz de birbirimize “ya biz biraz benziyor muyuz?” demeye başladık. Neyse… Şimdi ben bu yazıyı yazarken sürekli Serhan abi diye yazıyorum ama ben Serhan abiye hiç “abi” diyememiştim. İki sebebi vardı bunun. İlki, öğrenciler zaten benim Metin hoca ve Serhan abiyle olan yakınlığımı görüyorlar ve biliyorlardı, bir de bunun üzerine “abi” diye hitap etmek, Metin hocayı ve Serhan abiyi zor duruma düşürebilirdi ya da yanlış anlaşılmalara yol açabilirdi. İkincisiyse biz sonuçta hep atölyede görüştüğümüz için atölyedeki o saygı ortamı yitirilsin istemiyordum. Mesela herkes gittikten sonra biz diyelim ki sohbetteyiz, o zaman “abi” desem kimse rahatsız olmazdı. Ama gene de o saygı ortamı kalmalı diye düşünüyordum. 

 

Bir gün rakıya oturduk Serhan abiyle bütün öğrenciler gittikten sonra. Atölyenin yoğun bir günü değildi ertesi gün de kapalıydı. O yüzden sohbet muhabbet biraz keyif yapalım dedik. Bir yandan da önümüzde kağıt-kalem, rakılar bitince birimiz bardakları doldurmaya gittiğinde diğeri skeç yapıyor. Metin hoca yoktu o gün erken çıkmıştı ama Bilge katıldı bize sonradan. Sohbet tabii daha da ilerledi, ben de dedim ki “gelin benim atölyemin olduğu eve gidelim, hem sohbete orada devam ederiz hem de yarın o evde uyanmak güzel olur, dağ havası falan, oksijen alırız. Yarın burası kapalı zaten.” Onlar da kabul ettiler teklifimi. Mehmet abiyi aradım, babamın şoför, O da meşgul değildi sağolsun geldi aldı bizi. Yolda bir rakı da aldık kendimize gittik… Ben oraya varınca etrafı gösterdim biraz, sonra rakıları koyduk sohbete oturduk. Aynı keyifte devam ediyoruz çok güzel bir gün oluyordu gerçekten. Yalnız ben hala Serhan abiye “Serhan hoca” demeye devam ediyorum. Ancak artık içimde ufaktan bir “abi” deme dürtüsü oluşmuyor değildi onu itiraf edeyim. Çok istiyordum hatta “abi” demek ama diyemiyordum bir türlü, çekiniyordum. 

 

————

 

Telefonuna bak şimdi. Sevdiğin ama açılamadığın o kişi var ya, mesaj atmış.

 

Mesajı açacak vaktin yok! Kafanı kaldır televizyona bak! Senin bilete piyango vurmuş! Hadi gene iyisin…

 

Hopp ışınlandın. Buzz gibi soğuk bir suyun derinliklerinde nefessiz kalmışın.

 

Ama çıktın oradan, bir şöminenin karşısında huzurun zirvesine tırmanıyorsun…

 

————

 

Ne mi oldu? Serhan abi en sonunda “oğlum artık senin evindeyiz, atölyede bile değiliz, bana “abi” diyebilirsin” dedi… 

 

————

 

Benim başım öne eğikti, bardağımı önümdeki sehpaya koymak için eğilmiştim. Serhan abinin cümlesini duyunca anında kafamı kaldırdım. Ama zaman durdu herşey sanki buz kesti. Ben de nefessiz kaldım. Sonra beynim yeniden fonksiyon göstermeye başladı, zaman akmaya başladı ve içim ısındı, kalktım yerimden gittim sıkıca sarıldım Serhan abiye. “Serhan abim…” dedim.

 

————

 

Yok… Öyle olmadı…

 

Diyemedim…

 

Bilmiyorum… Diyemedim…

 

Ve panikten… Panikten! Sanki buna cevabımı haftalardır çalışıyormuşum gibi anında ağzımdan şöyle bir şey çıktı : “Yok olur mu öyle şey hocam, burda da olsak siz benim Serhan hocamsınız.” 

 

Neyse… Herşeye rağmen çok ama çok güzel ve keyifli bir gün oldu. Bilge yorulup biraz daha “erken” yattı, biz Serhan abiyle dörde beşe kadar sohbet ettik.

 

 

Benim bu yurtdışında başvurduğum okul beni görüşmeye çağırdı bir gün. Tabii ben de bir anda kendimi apar topar çanta-bavul yaparken buldum. Çok aceleye geldiği için atölyeyi ziyaret edip Metin hoca ve Serhan abiyle vedalaşma şansım olmadı. Ancak tabii gider gitmez onlara e-mail attım. 

 

Serhan abiye şöyle yazmışım :

 

“Serhan Hocam merhaba:) Hersey yolundadir umarim.

 

Gecen Metin Hocayla da mesajlastim benim Milano isleri cok aceleye geldigi icin gitmeden gelip goremedim sizi. Baya bir kargasam vardi.

 

Okulum cok guzel burada sehire de hemen alistim hersey yolunda gidiyor.

 

O kadar sabahladik ettik portfolyo icin. Okul oldu olmadi derken benim icin en iyi yer oldu sonunda. O yuzden hersey icin cok tesekkurler. Ugraslara degdi.

 

Ev islerini daha tam halledemedim. Tam yerlestikten sonra bir hafta sonu gelicem Istanbula. O zamana kadar rakilari benim icin de goturun :)

 

Haydi sagligimiza. Yakinda gorusuruz.”

 

O da bana şöyle demiş :

 

“cok mutlu oldum İlhan tebrik ediyorum; benim için en iyi yer diyebiliyorsan harika bişey bu .

tamam gel de bi kutlama yaparız :)”

 

 

Çok güzel başladı ama çeşitli sebeplerden ötürü işler pek yolunda gitmedi yurtdışında. Aslında hiç gitmedi. Ancak bir şekilde halletmem gereken problemler olduğu için bir türlü gelemedim İstanbul’a. Aylar sonra gelebildim… Bir ara bir zaman bulup Tekirdağ’a gittim, Serhan abi oradaydı. Ve bu sefer kararlıydım, “abi” diyecektim, arabada sürekli kendime bunu hatırlatıyordum. 

 

Tekirdağ’a vardım sonunda… 

 

Bütün kendimi hazırlama çabam boşaymış. O’nu en son gördüğüm gün en azından konuşabiliyordum. Sadece “abi” diyemiyordum… Bu sefer sanki dudaklarım birbirine yapıştı, hiçbir şey söyleyemedim. Öylece durdum sadece, sessiz, donuk. Karşımda da Serhan abimin mezar taşı… 

 

Ben yurtdışındayken rahatsızlanmış, gitmişti. Saçma sapan bir yığın problemle uğraştığımdan haberi aldığımda Türkiye’ye dönememiştim. Sabahlara kadar sohbet ettiğim adamın karşısında ağzımı bıçak açmadı. 

 

Ben abime, O’na “abi” diyemeden gitti.

 

Bu resim, son…. Bitti.

 

Bu seri senin için Serhan abi…

 

Abim…