Yirmibeş senelik hayat.(Bu seriye başladığımdaki yaşım) Çok kısa değil, uzun hiç değil. Sekizi yurt dışında… Eh, yirmibeş sene için hiç de az değil. 

 

—————

 

İlk bölümde dedim ya… “Gevezeyim… Yalnızken.” Ve bu durumu hiçbir zaman sonlandıramayacağımı biliyorum. İstemiyorum da esasen sonlandırmak. Ben halimden memnunum. Ben böyleyim yani…Sadece yeri geldiğinde sus diyebilmeliyim kendime o kadar. Fazlası zarar. Nitekim dedim de… Çok önemliydi bu benim için, bir başlangıçtı ve çok kararlı bir şekilde söyledim bunu. Kalktım, gittim aynanın karşısında kendime baktım ve “İlhan…Bi suslan!” dedim. 

 

Yalnız, 

 

işte “Bi suslan!” dedim demesine de… 

 

Nasıl olacaktı? Yani bundan sonrası için tamam. Daha açık biri olmaya karar verdim ve öyle olmaya gayret göstereceğim de, ya bundan öncesi?

 

On altı yaşında gittim ben Kanada’ya. Gittiğim şehrin de (Montreal) sadece bir tane kartpostalını gördüm gitmeden önce o kadar. Bir de soğuk bir yer olduğunu biliyordum. E o yaşlar herkesin kişiliğinin geliştiği, herşeyden etkilenebildiği yaşlardı. Kalıcı arkadaşlarını edindiği yaşlardı. Kanada’ya gitmek hayatımda verdiğim en iyi karardı bunu hep söylerim. Fakat işte bazı bedellerini de ödedim bu radikal kararın. 

 

Yakınlarım için söylüyorum… Mesela Hasan sana diyorum. Abi düşünsene. Bambaşka bir tip de olabilirdim şimdi. Olsaydım ya çakma Amerikalı (yani Kanadalı). Konuşurken “YO!” falan deseydim. Naapacaadın? Bunu okurken garipseme, var böyle tipler.

 

…Şimdi bir an başka neler olabileceğini düşündüm de… Neyse, goygoya girmeyeyim.

 

Montreal’de kaldığımdan daha kısa süreler kalmış olsam da Londra ve Milano’da da yaşadım ve toplamda sekiz senelik yurtdışı serüveninden sonra döndüm İstanbul’a. 

 

Durum şuydu… Yurtdışında bulunduğum bütün şehirlerin uluslarası şehirler olması sebebiyle, Dünya’nın her kıtasından tanıdığım bir yığın insan vardı. Bu müthiş bir his. Gerçekten… Fakat, hiçbiriyle artık yakın değildim. İstanbul’a döndüğümde de kimse benim bu kadar süre ne yaşadığımı bilmiyordu. E dediğim gibi yaş itibariyle herkesin kişiliğinin gelişimde olduğu ve oturduğu yaşlar olduğu için, aslında kimse beni tanımıyor gibi birşeydi. (Bu konunun özelinde seride bir resim var yeri gelmişken söyleyeyim.) Bu arada, geçmişin anlatılma gerekliliği yoktu belki. Sonuçta artık İstanbul’a dönmüştüm ve zamanla tanıyabilirdi beni insanlar.  Ben de onları… Ama içimde en azından birkaç anıyı anlatma dürtüsü vardı. Ne bileyim, belki de eskiye dair sohbetleri sevmemden kaynaklanıyordur. Yalnız ufak bir sorun vardı… Yeni yeni açılmaya karar vermiş biri olarak nasıl anlatacağımla ilgili hiçbir fikrim yoktu. Yani milletin kolundan tutup karşıma oturtacak halim yoktu ya. Hadi diyelim onu yaptım. Neresinden başlayıp, neyi nasıl anlatacağımı da bilmiyordum ki. 

 

Farkına vardım… 

 

Bundan öncesi için… “Kelimeler büyük, tek çare yazmak çizmek.”

 

Delilikti bu kadar zaman kendi kendime konuşmak. Ben de profesyonel deli olayım bari dedim, resmimle yazımla anlatayım. Geçtim bilgisayar karşısına, girdim atölyeye… 

 

Sonucunda…

 

“Yansımalar” serisi oluştu. 

 

Bu seri bitip sergisi yapıldığında, resimlerim hikayeleriyle bütün oldukları için, insanların beni tanımadıklarından dolayı haklı olarak “kim bu düdük?” sorusu

 

ve

 

“Gevezeyim… Yalnızken” - “Bi suslan!” - “Kelimeler büyük, tek çare yazmak çizmek” üçlemesiyle de, nasıl ve nereden çıktı bu isim manasında sorulan “Yansımalar?” sorusu da cevabını bulmuş olacak.

 

Tanışalım… 

 

Ben ilo…

 

Bu da benim hayatım.