Altı yaşında bir velet O. Sarı kafa, mavi göz, açık ten… Alman çocuğu gibi takılıyor orada, bazen beynimde, bazen kalbimde… Sanki altı yaşına bastıktan sonra “tamam arkadaş benden bu kadar, ben daha büyümüyorum” demiş gibi. Ya da ne bileyim, etrafındaki herkesin O’na büyümeyle alakalı dediklerine hiç aldırmamış gibi. Kaldı orada velet, büyümedi. Bir iki sene geçince çok farkedemiyor tabii insan, ara açıldıkça anlıyorsun orada birinin olduğunu. On, on beş derken yirmi altıyım ben şu an. Aramızda şimdi yirmi yaş var ve bugüne kadar hiçbir şeyi korumadığım kadar korudum O’nu. Çok az kişiye gösterdim zarar görmesin diye. Dışarı çıkmak istiyor mesela bazen, içeride sıkılabiliyor haliyle, “tamam” diyorum izin veriyorum. Bazen gülümsemelerimle-kahkahalarımla, bazen üzüntümle-gözyaşlarımla, bazen tembelliğimle-dış dünyaya kendimi kapatmamla dışarı çıkmasına izin veriyorum. Ne isterse nasıl isterse… Karşılığında o da bana bu dünyaya neden geldiğimi anlatıyor, üretmem-hayal kurmam gerektiğini hatırlatıyor. Ve ben bir şeyler ürettikçe ve hayal kurdukça, O’nun dışarı çıkmasına izin verdiğim kısmı yeniden hayat doluyor içimde… 

 

Sarı kafa, mavi göz, açık ten… Altı yaşında bir velet O…

 

Bazen beynimde, bazen kalbimde…

 

O çocuk benim cumhuriyetim.